1.Adı:
Mevlânâ'nın asıl adı Muhammed Celâleddin'dir.
Mevlânâ ve Rûmî de, kendisine sonradan verilen isimlerdendir.
Efendimiz mânâsına gelen Mevlânâ ismi O'na daha pek genç iken Konya'da ders okutmaya başladığı tarihlerde verilir. Rûmî, Anadolulu demektir.
Mevlânâ'nın, Rûmî diye tanınması, geçmiş yüzyıllarda Diyâr-ı Rûm denilen Anadolunun bir vilâyeti olan Konya'da uzun müddet oturması, hizmet ömrünün büyük bir kısmını Konya'da geçirmesi, daha çok burada şöhret olması ve nihayet Türbesinin Konya'da olmasındandır.
2. Doğum Yeri ve Yılı:
Mevlânâ'nın doğum yeri, bugün Afganistan'da bulunan, eski büyük Türk kültür merkezlerinden "Belh"'tir.
Mevlânâ'nın doğum tarihi ise (6 Rebîu'l-evvel, 604) 30 Eylül 1207'dir.
3. Nesebi (Soyu) :
Asil bir aileye mensup olan Mevlânâ'nın annesi, Belh Emiri Rükneddin'in kızı Mümine Hatun; babaannesi, Harezmşâhlar (1157 Doğu Türk Hakanlığı) hanedanından Türk prensesi, Melîke-i Cihan Emetullah Sultan'dır.
Babası, Sultânü'l-Ulemâ (Alimlerin Sultânı) unvanı ile tanınmış, Muhammed Bahâeddin Veled; büyükbabası, Ahmed Hatîbî oğlu Hüseyin Hatîbî'dir.
Eflâki''ye göre Hüseyin Hatîbî, ilmi deniz gibi engin ve geniş olan bir âlim idi. Din ilminin üstadı ve âlimlerin büyüklerinden sayılan, güzel şiirler söyleyen Nişâbûrlu Raziyüddin gibi bir zat da talebelerindendi.
Kaynaklar ve Mevlânâ'nın sevgi yolunda gidenler eserlerinde Sultânü'l-Ulemâ Bahâeddin Veled'in nesebinin, anne cihetiyle ondördüncü göbekte Hazret-i Muhammed'in torunu Hazret-i Hüseyin'e; baba cihetiyle de onuncu göbekte Hazret-i Muhammed'in seçilmiş dört dostundan ilki Hazret-i Ebû Bekir Sıddîk'a ulaştığını kaydediyorlar.
A. Babası Bahâeddin Veled Hazretleri'nin Şahsiyeti:
Bahâeddin Veled, 1150'de Belh'de doğmuş, babası ve dedesinin mânevi ilimleriyle yetişmiş; ayrıca Necmeddin-i Kübrâ (? -I221)'dan da feyz almıştır.
Bahâeddin Veled bütün ilimlerde eşi olmayan, olgun mânâ sultânı idi. ilâhî hakikatler ve Rabbânî ilimlerden meydana gelen uçsuz bucaksız bir deniz gibi olan Bahâeddin Veled, Horasan diyarının, en güç fetvaları halletmede, tek üstadı idi ve vakıftan hiç bir şey almazdı; devlet hazinesinden kendisine tahsis edilen maaşla geçinirdi.
Kaynakların ittifakla rivayetine göre, devrinin âlimleri ve ulu müftüleri, Hazret-i Muhammed'in manevi işaretiyle, Bahâeddin Veled'e Sultanü'l-Ulemâ unvanını vermişlerdir. Bundan sonra da Bahâeddin Veled bu unvanla yâd edilmiştir.
Bu unvanının verilişi Türklerin adetiyle de izah edilebilir.
Türklerin güzel karakterlerini gösteren birçok âdetleri vardı. Türkler, yüksek kabiliyet ve fazilet sahiplerinin tanınmadan kaybolup gitmesine, unutulmasına razı olmazlardı. Onları halkın gözünde belirtmek , halkı ilim ve irfana yöneltmek için o gibi büyüklere lâyık oldukları birer unvan verilirdi. Bu anane, Türklerin ilme, fazîlete karşı saygı duygularını gösteren parlak bir delildir. Hattâ anane, gereğince imzaların üstünde bu unvanları kullanmaya mecburdurlar. Onlar kazandıkları bu unvanları kendileri için manevî bir rütbe sayarlar, nefisleri için bundan asla gurur duymazlardı.
Alimler gibi giyinen Bahâeddin Veled, adeti üzre, sabah namazından sonra, halka ders okutur; öğle namazından sonra dostlarına sohbette bulunur; pazartesi günleri de bütün halka va'z ederdi.
Va'zı esnasında umumiyetle, Yunan filozoflarının fikirlerini benimseyenlerin görüşlerini reddeder ve;
"Semavî (Allah 'dan olan, ilâhî) kitapları arkalarına atıp, filozofların silik sözlerini önlerine alıp itibar edenlerin nasıl kurtulma ümîdi olur." derdi. Bu arada Yunan felsefesini okutan ve savunan Fahreddin-i Râzî'ye ve ona uyan Harezmşah 'in aleyhinde bulunur; onlan bidat ehli (dinde, peygamber zamanında olmayan, yeniden beğenilmeyen şeyleri çıkaranlar) olarak görür ve şöyle derdi:
"Muhammed Mustafa'nın yürüyüşünden daha iyi yürüyüş; yolundan daha doğru bir yol görmedim." |